60. Berlinale: Berlin'de Film Dolu Günler

Seray Genç

‘Berlin Film Festivali’, nam-ı diğer Berlinale, İkinci Dünya Savaşı sonrası yaralarını sarmak için başladığı festivalin bu yıl 60’ıncısını gerçekleştiriyor. Pek çok badireden geçerek… Soğuk savaşın kullandığı bir araçtan, sanat sinemasının ve ‘bilinmeyen’ ülke sinemalarının destekçisi ve büyük bir ‘pazaryeri’ olmasına dek…

‘Berlinale’nin temel bölümleri uluslararası yarışma, panorama ve forum bölümlerinin dışında 60. yılı nedeniyle özel bölümler de var. Forum bölümünün geçmiş yıllardan yapılan seçkisinde Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Kasaba’sı da var örneğin. Sinema tarihçisi ve yazarı David Thomson’un yaptığı seçkide ise Berlin’den yolu geçen hem Berlin’i hem festivali, festival tarihini ve sinema tarihini etkileyen filmler yer alıyor. Godard’ın ‘Serseri Âşıklar’ından ( A Bout de Souffle), Alain Tanner’in ‘Beyaz Kentte’sine (Dans La Ville Blanche), Antonioni’den Oshima’ya dek geçmişten günümüze gelen bir 60 yılın öyküsü. Bu yıl festivalin Türkiye’den katılımcıları arasında Semih Kaplanoğlu’nun ‘Yumurta’ ve ‘Süt’ filminden sonra üçlemenin son filmi ‘Bal’, Reha Erdem’in ‘Kosmos’ ve Tayfun Pirselimoğlu’nun ‘Pus’ filmleri var. Bu filmleri gezdirmek isteyen ‘Gezici Festival’in deneyimli ekibi var. Festivalin ikinci yarısında gösterilecek bu filmlerden önce bize yakın bir coğrafyadan Muhammed Al-Daradji’nin yönetmenliğini yaptığı ‘Babylon’un Oğlu’ filmini izledik.

BABYLON’UN OĞLU

‘Babylon’un Oğlu’ filminin çekimleri 2003’te başlamış, 2008’de bitirilmiş. 5 yıl süren çekimlerin ardından gösterimi için de 2 yıl harcanmış. İşgal altındaki ülkenin zor yaşam koşulları düşünüldüğünde sadece film çekimlerinin değil teknik imkânların da güç olduğunu tahmin etmek zor değil. Yönetmen film sonrasında Irak’taki gündelik yaşamdan ve filmin uzun süren yolculuğundan bahsediyor. Günde 3 saat elektrikle ve yıkıntılar arasında yaşayan Iraklı farklı din, mezhep ve etnik kökendeki insanların barış içinde bir arada, Amerikalılar olmadan, yaşama umudunu dile getirdi. Doğrusu film de, sonrasında yaptığı söyleşiyle yönetmen de bu politik duruş oldukça net anlatılıyor ya da anlaşılır kılıyordu. Arap asıllı Iraklı yönetmenin yaşlı bir Kürt kadını ile torununun Kuzey Irak’tan Güney’e giden yolculuklarını anlatan film Irak’ın yakın tarihini de aktarıyor. Babaannenin oğlunu, torunu Ahmed’in babasını aradığı bu yolculuk, Güney’de Nasıriye hapishanesinden toplu mezarlara varıyor. Ve Babil’in Asma Bahçelerinden geriye kalanlarla bitiyor. Ahmed’in bir çocukluk rüyası olarak büyüyünce babası gibi asker olmak istediği yolculuk, bir dönüşümü sağlıyor; babasının aslında zorunlu yaptığı askerlik fikrinden uzaklaşarak müzisyen olmayı istemesine neden oluyor. Babylon’da ve daha pek çok yerde bulunan toplu mezarlarda kadınlar ağıtlar yakıyor. Film Kürtçe ya da Arapça yakılan bu ağıtlarla birbirlerinin dilini bilmeseler bile anlaşabileceklerini bu ortak acı tarihinin Irak insanını birleştirdiğini gösteriyor.

Yönetmenin deyimiyle, bugünkü Irak’ı sadece Amerika işgali ya da “ortalığı karıştırmak” isteyen komşu ülkelerin durumuyla açıklamak çok zor Irak’ın yakın tarihinde Saddam rejimi, yaşanan üç savaş ve yükselen milliyetçiliği de hesaba katmak gerekiyor. Ardı ardına açılan toplu mezarlarda bir oğul, bir baba kayıp bir milyon insan aranıyor. Kimlikleri belki de hiçbir zaman tespit edilemeyecek… Filmin yönetmeni ülke gerçekliğinden, çocukluğunda sürekli ağlayan halasının hikayesinden ve elbette umudundan yola çıkıyor. Irak’a dair Irak’tan gelen ender filmlerden biri oluyor. Ancak tüm bunların dışında dikkati çeken bu filmin gerçekleşmesi için Irak’ın resmi kurumlarından yabancı fonlara pek çok kişi ve kesimin maddi desteği ister istemez filmin sahip olduğuna inanmak istediğimiz naifliğini sorgulamamıza neden oluyor.

BERLİN’İN NİNNİLERİ

Johann Feindt ve Tamara Trampe’nin ‘Wiegenlieder’ filmi ise Berlin’den insan manzaraları sunuyor. Doğu Almanya’da, Afrika’da, Türkiye’de, Sovyetler Birliği’nde doğmuş Berlin’de yaşamlarını sürdüren ya da sürdürmek zorunda kalan insanların şiirsel belgeseli; hem söyleşi tekniği, hem görselliği hem de öne çıkardığı tezlerle hem sinema hem de hayatın ta kendisi oluyor. Sinema ya da hayat, bir sorudan yola çıkarak, annelerin çocuklarıyla kurduğu, çocukların anne ve babalarıyla kurdukları ilişkiyi, insan psikolojisini ve Berlin’de yaşayan insanları anlatıyor. Yönetmenler çocuklara, annelere ve babalara bildikleri ninnileri soruyorlar ya da neden bilmediklerini ya da neden hatırlayamadıklarını… Çocukluğa ve çocukların nasıl büyüdüklerine dair bir film…

(19.02.2010 Tarihli Birgun gazetesinde yayınlanmıştır. www.birgun.net)

 
 
YORUM EKLE » 
ARKADAŞINA GÖNDER » 
PAYLAŞ:
 
 
 
 

 

Site içeriği kaynak gösterilerek kullanılabilir. YENİ FİLM

yeni film dergisi sinema